Önce kara ateşti.

Reynisfjara kumu olmayan bir sahil — ya da bir zamanlar lav olan, hiç ısınmayan bir denizin siyaha, inceye öğüttüğü kum. Bazalt sütunlar yapılmış bir şey gibi diziliyor, oysa onları kimse yapmadı; balın, aceleye düşmüş bir gezegenin soğuduğu gibi kendi başlarına altıgenlere dönüştüler. Açıkta, bir efsaneye göre iki trolün şafağa yakalanıp taşa döndüğü yerde, Reynisdrangar kayaları dikiliyor.
Dalgalar, tabelaların uyardığı türden — sinsi dalgalar, bir kalbi durduracak kadar soğuk ve umursamayacak kadar kayıtsız. Sırtını kayalığa, gözünü suya verirsin.
Bir zamanlar lav olan, hiç ısınmayan bir denizin siyaha öğüttüğü kum.
Bütün güney kıyısı bu kadar genç — henüz başka bir şeye dönüşmemiş lav, tane tane öğütülmüş ama daha yok olmamış. Avrupa’nın en yeni eski toprağında yürüyorsun, altında bir yerde hâlâ sıcak.
Ve gökyüzü de katılınca aynı rengi ödünç alır: en güçlü gecelerde auroranın tepesi kızıla döner — yüz kilometre yukarıda, ateş.












